BİRİCİKLİK…
Biriciklik: Benzersiz olma durumu, eşsizlik, benzersizlik. Uniqueness.
Sanatta biriciklik: Sanat bireyselliği, eşi ve benzeri olmayanı, bireysel olanı işler ve sanatçının eserine kendi damgasını vurması sonucu sanat eseri haline gelir.
Yukarıya eklediğim tanımların her ikisi de ‘biricikliğin’ sözlük karşılığıdır.
Peki ‘biriciklik’ neden önemlidir?
Sanatçı neden ‘biricik’ olmalıdır?
Ve esasında oyunculukta biriciklik, tam olarak ne demektir?
İyi okumalar!
SANATTA BİRİCİKLİK…
Leonardo Da Vinci’nin ‘’Mona Lisa’’ adlı eseri günümüzde her evin duvarında kendine yer bulabilir.
Teknolojinin gelişmesi sayesinde eserlerin çoğaltılabilmesi, bu durumu mümkün kılmaktadır. Ya da günümüzde gitmek istediğimiz herhangi bir müzeye internet üzerinden tek tıkla ulaşabilme imkanına sahibiz. Kısaca ‘’Mona Lisa’’ her yerdedir.
Yine herhangi bir sanatçının kendi ismine özgülenen bir eserini, başka bir sanatçı, taklit etme çabası içerisine girebilir. Her halükarda bu saydığımız seçenekler ile bir yapıtın aslı arasında eksikler olacaktır.
Bu eksiği ‘’eserin meydana getirilmiş olduğu yer ve zamandaki ‘’biricik varlığı’’ olarak nitelendirebiliriz. Hatta bir sanatçının daha önce yaptığı bir eseri bir kez daha yapmayı denediğinde, aynısını yapma hususunda başarısız olma olasılığı yüksektir.
Buradaki biricik varlığın gizi ve şifresi ‘’Sanatçının resmini icra ederken o andaki hisleri, fikirleri ve ulaşmak istediği hedefte saklıdır.’’
Leonardo Da Vinci’nin bugün mezarından çıkıp, ‘’Mona Lisa’yı’’ tekrar yaptığını düşünelim.
Bu eser artık bambaşka bir zaman diliminde hayata geçen farklı bir yapıt olacaktır.
Bir diğer örnek olarak Rönesans ve Barok sanatı dönemleri kapsamında incelenen Heykeltıraşlar; Michelangelo, Bernini ve Donatello tarafından yapılmış olan ”Davut Heykeli’’nden söz edelim.
Aynı konunun farklı sanatçılar tarafından çalışıldığını ve üslup olarak birbirlerinden bir hayli farklılaştıklarına tanık oluyoruz. Donatello’nun Davut heykelinin süslemeci bir anlayışı yansıttığını, Michelangelo’nun Davut heykelinin anatomiyi ön plana çıkaran bir yaklaşımla oluşturulduğunu ve Bernini’nin Davut heykelinin ise kaşların çatıklığı ve sert yüz hatlarıyla duygu durumlarının abartılı kullanımı ile ortaya koyulduğunu görüyoruz.
Aynı tema üzerine şekillenmiş bu üç eserin birbirinden bu denli farklı bir yapıda olmasını hangi argüman ile açıklayabilirdik?
Bu sorunun cevabı olarak üç sanatçınında eserlerine ‘’kendi damgalarını’’ vurduklarını ve ortaya çıkan üretimlerinin kendi bakışlarının, fikirlerinin, duygularının, yorumlarının, malzeme ve yöntemlerinin bir sentezi olduğunu söylemek mümkündür.
Üç sanatçıda birbirlerinin tekrarına düşmemiş, taklit yapma gereksinimi duymamış ve özgün bir bakış açısıyla eserlerini üretmişlerdir.
Yani ‘biricik’ olmayı seçmişlerdir.
OYUNCULUKTA BİRİCİKLİK…
Bazı oyuncuların, performansları sırasında yaşadıkları duygudurum ve somut davranışların başka oyunculara benzediğini, jest, mimik ve bir lafın söylenme şeklinin aslında ‘biricik’ olmadığını görüyoruz.
Oyuncu, kendisinin olmayan bu hal, davranış ve eyleme biçimini, genellikle bir öğreti sonucunda üzerine alır.
Ona çalıştığı süre boyunca nasıl davranacağı, hangi duygu durumunda olması gerektiği ya da bir lafın nasıl söyleneceği, başkaları tarafından dikte edilmiş, önerilmiş ya da öğretilmiştir. Halbuki o sırada, orada, o şeyi gerçekten yaşayacak olan her insanın, o duruma karşı olan hissi, dürtüsü ve refleksi başkadır.
Dolayısıyla “Bu karakter böyle davranır!” fikri, çoğu zaman oyuncunun kendisine ait bir fikir bile değildir. Oysa bu ve buna benzer fikirler, oyuncunun kendisinde dahi oluşmamalıdır. Çünkü o sırada orada yaşanacak olan herhangi bir duygu durumu ve davranış, ancak o sırada, orada kendiliğinden ortaya çıkmalıdır.
İşte dürtüsel oyunculuk bu yüzden önemlidir.
Dürtüler, tahmin edilemez, biricik ve insanidir.
Bir derste anlattığım ve sosyal medya hesaplarımızda paylaştığım içerikte de bahsettiğim gibi; Hiçbir eğitmen, yönetmen ya da başka biri, oyuncuya bir durum karşısında ne hissetmesi gerektiğini ve nasıl davranması gerektiğini söylememelidir.
Çünkü o hikayeyi anlamak, yorumlamak ve kişiselleştirmek, öncelikle oyuncunun işidir. Oyuncu, hikayeye ve verili koşullara bağlı kalarak, ‘biricik’ şekilde ve dürüstçe yaşamalıdır.
Bu sayede orada, o anda gerçekten dürüst bir biçimde yaşayan oyuncu, kendisine ait olan davranma biçimleriyle ‘biricik’leşir.
Bir karakterin her oyuncu için başka şekillerde yorumlanabilmesi, ancak oyuncuya ‘biricik’ olabileceği özgür alanın verilmesi ile mümkündür. Yani neyi nasıl yaşayacağının, hangi şekilde konuşacağının ve davranacağının ya da ne yapacağının herhangi biri tarafından belirlenmemesi sayesinde.
Bir durumla ilgili akla gelen ilk fikir, oyuncuyu genellikle klişeye götürür. Zihinle bulunan, o anda ve o sırada ortaya çıkmayan duygudurum ve davranışların tamamı klişe, gerçek dışı ve insani görünmeyen bir oyunculuk haline sebep olabilir.
Oyunculukta zihin yaratıcılığın düşmanıdır.
Çünkü oyunculukta yaratıcılık, çoğu zaman ‘zihin devre dışı’ iken ortaya çıkar.
Dolayısıyla insani davranışlar, oyuncunun bizzat kendisinden, o sırada, orada dürtüsel bir şekilde ortaya çıkarsa ‘biricik’ olur.
Oyuncunun kendi biricikliğinden uzak davranması, yalnızca kendi biricikliğini bulabileceği bir özgürlük alanı bulamayışından kaynaklanmayabilir.
Oyuncunun mesleği öğrenme sürecinde kendisi gibi davranılmasına izin verilmemesi, oyuncunun izlediği ve hayran olduğu diğer oyunculara benzemek istemesi, ya da performansı sırasında başkaları gibi davranmayı daha fazla önemsemesi, biricikliğin önemsizleştirildiği durumların ta kendisidir.
Halbuki herkes başkadır. Herkes zaten başka olmalıdır.
Özgünlük, biriciklik ve eşsizlik, kendin olmakla mümkündür…
Dolayısıyla oyuncu, kendisi olabildiği yerlerin tamamını önemsemeli ve sevmelidir. Çünkü bu sayede özeldir. Başkalarına benzemediği için, kendisi gibi davrandığı için. Kendimiz olduğumuz anların hiçbirinde, başkası değiliz. Dolayısıyla bu yüzden biriciğiz ve kıymetliyiz.
Oyunculuk, bir sanat dalıdır. Dolayısıyla diğer sanat dallarında olduğu gibi, oyunculuk sanatını icra eden oyuncunun eseri ve eserini icra etme şekli özgün, benzersiz ve biricik olmak durumundadır.
OYUNCILUKTA BİR KARAKTER YARATMAK…
Karakter yaratmak meselesi, bütün bu saydığım becerilerin üzerine çalışılması gereken ekstra bir konudur ve oyuncunun yıllar içersinde kazandığı becerilerden biridir. Oyuncu önce kendi dürtülerini serbest bırakmaya, enstrümanını ona hizmet edecek kadar yumuşatmaya ve biricik olduğu anları önemsemeye doğru çalışmalıdır.
Sanılanın aksine bir süre boyunca başka biri olmayı araştıran oyuncu, üzerine giyindiği rol ile birlikte aslında başka biri olmamıştır. Oyuncu araştırdığı konular, öğrendiği bilgiler ve edindiği deneyimlerle birlikte bir hale dönüşmüştür.
Bu dönüşüm, oyuncunun bizzat kendisinin dönüşümüdür. Oyuncunun başka bir karakteri anlamaya çalıştığı ve onunla empati kurmaya çalıştığı süreçte dahi dürtüler ve davranışlar, dönüşmüş olan o oyuncunun bizzat yine kendisine aittir ve ondan çıkmıştır.
Karakter yaratmak; Merak etmek, araştırmak, öğrenmek, deneyimlemek ve üzerine giyinmek gibi süreçleri barındırır. Bu beceri oyuncunun meraklılığı, çalışkanlığı ve meslekle olan ilişkisinin kuvvetliliği ile ilişkilidir.
Dolayısıyla oyuncu, önce kendisi gibi davranmalıdır. Kendisi olabilmeyi beceren oyuncu, dilerse sonrasında başka yetenekler üzerine çalışabilir.
KENDİN OL, KENDİN GİBİ DAVRAN!
Bir oyuncunun, kendisi gibi davranabilir hale gelmesi, öncelikle meslekle kurduğu ilişkiden başlar.
Rol yapmayı, MIŞ gibi davranmayı öğrenmiş ve çalışmış oyuncudan kendisi gibi davranabilmesini zaten bekleyemeyiz. Çünkü oyuncu, prova sürecinde dahi kendisi olamamıştır. Dolayısıyla öncelikle oyuncunun mesleği güncel yöntemlerle ve gerçekçi tekniklerle çalışması gerekir.
Teknikler, oyuncunun öncelikle ‘kendisiyle’ tanışmasını, bir takım korkulardan, yargılardan ve normlardan sıyrılmasını sağlar. Oyuncu, bu evreden sonra enstrüman açıklığı ve kendi öz farkındalığı kadar ‘kendisi olmaya’ izin verebilir.
Fakat oyuncu, eğer kendisinin mesela utandığı halini sevmiyorsa, kendini ağlarken çirkin buluyorsa, kendisini öfkelenirken görmek istemiyorsa ya da ağlamayı zayıflık buluyorsa, rol yapmaya, MIŞ gibi davranmaya doğru gitmesi muhtemeldir.
Bu durum sadece oyuncunun kendisine olan yargısından değil, oyunculuğu ‘bir şey yapmak’ olarak sanmasından da kaynaklanabilir.
Halbuki oyunculuk, insan gibi, yani ‘sen’ gibi davranmaktan başka bir şey değildir.
Mesela;
Taxi Driver’dan bir sahneyi oynamanız gerektiğini farz edelim… Sahneyi Robert De-Niro gibi oynamayı seçmek, ona benzemeye çalışmak ya da onun davranışlarını taklit etmek, bir oyuncunun yapabileceği en büyük hatadır.
Bir sahneyi incelerken zihinle önden belirlemeler yapmak, karakterin duygu durumlarını önden belirlemek, laf söyleme biçimini, ya da davranışlarını fixlemek, aslında o sırada dürtünüzün yaratacağı bir takım insani hal ve davranışların ortaya çıkmasının önüne geçecektir.
Dolayısıyla oyuncu, önce ‘biricik’ olduğu yerleri sevmeli ve insan gibi davranmaktan ötesiyle ilgilenmemelidir.
Bu ancak performans sırasında, kendisi olmaya izin vermekle mümkündür. Biricik olmayı kabul eden ve kendisi gibi davrandığı anları görünür kılabilen oyuncu, o biricik haliyle özeldir çünkü başkası değildir!
“Başka biri gibi davrandığın en iyi halin, kendin gibi davrandığın en kötü halinden iyi değildir.” – Stella Adler
Biricikliğini sev.
Kendin olmayı önemse.
